Skip to content

Anasayfa arrow Makaleler arrow İstanbul'un Fethi ve Fatih
İstanbul'un Fethi ve Fatih PDF Yazdır E-posta
 

“Kimdir, bu hatırası üzerine toplandığımız Fatih Sultan Muhammed Han?..”

Nice nice orduları yenen, beylikleri, devletleri, imparatorlukları yıkan, çağ kapayıp çağ açan, ülkeler fetheden, tarihe nice şerefli sayfalar ekleyen zât-ı muhterem...Bize içinde yaşadığımız şu dünyanın en güzel şehrini, iki kıtanın birbirine yanaştığı, iki deryanın birbirine kavuştuğu tarih ve tabiat hazinesi, hasnâ ve müstesnâ, bîmisl ü bahâ beldeyi hediye eden; ama bizim türbesine bile doğru-düzgün, temiz-pâk bakamadığımız şehinşâh-ı mükerrem...Bir bayram hatıramı nakletmek istiyorum: Yıllar önceydi. Bir dînî bayramımızda çocuklarımı nereye götüreyim, diye düşünürken, Fatih Sultan Mehmed Han aklıma geldi. Küçüklerin ellerinden tuttum. Bu şehri bize miras, hediye ve yâdigâr bırakan o muazzam Sultan’ın ziyaretine götürmeyi ilk vazifemiz bildim. Fatih Camii’nin avlusuna, haziresine geldik; türbe kapalıydı. Camlarından içerisini göstermek istedim; camlar kapalıydı. Çevresine baktık; tozlu, topraklıydı. Saçaklarına baktık; yağmur almış, ahşapları çürümüş, sarkmıştı. Oğlum dayanamadı, dedi ki:“Baba, büyüdüğüm zaman ilk işim, Fatih Sultan Mehmed Han’ın türbesini tamir etmek olacak!”O bize beldeler bağışlamış, biz onun türbesini korumaktan aciz; süslemekten, ziyaretçilere açık tutmaktan gafil torunlar...Bundan 537 yıl önce, yine böyle bir 29 Mayıs’ta ve ne garip tesadüf ki yine böyle bir salı günü, uzun, azimli, sabırlı ve inançlı bir muhasaranın sonunda, kat kat müstahkem surları parçalayarak, derin hendekleri aşarak; şairin dediği gibi; “Fazl-ı Hakk u himmet-i cünd-i ricâlullah” ile, tekbir ve tehlillerle, mansur ve mesrur, şâkir ve muzaffer olarak bu şehre girmeye muvaffak olan o eşsiz Serasker! Bembeyaz atı üzerinde, ak yüzlü, şahin bakışlı, yiğit komutan!.. Bazı tarihçiler onu dünyanın en büyük siyasî şahsiyeti olarak ileri sürmüşler. İskenderlerden, Roma imparatorlarından, Dârâlardan üstün tutmuşlar. Osmanlı hükümdarları içinde şeksiz şüphesiz en büyük asker, en büyük devlet ve siyaset adamı, en büyük alim ve hatta mucit... Yaptığı, başardığı ve ortaya koyduğu akıl almaz işlerle, Osmanlılar’ın asırlarca sürecek olan refah ve saadetini hazırlamış bir müstesna şahsiyet…

Yirmiye yakın devleti ve bu arada iki imparatorluğu tarihten, coğrafyadan silmiş şahsiyet… 30 yıldan fazla süren saltanatında zevke sefaya dalmamış, seferden sefere koşmuş bir mücahit...

Arkadaşlarım beni Karadeniz’in müstesna güzellikte bir beldesi olan Amasra’ya götürmüştü. Götüren mühendis kardeşimiz, tepeden muhteşem manzaraya bakarken;“Ne kadar güzel Hocam, değil mi?” dedi.“Evet, çok güzel!” dedim.“Fatih Sultan Mehmed burayı fethettikten sonra, bir nefes alımı dahi durmamış, sefere devam etmiş.” dedi. Güzelliklerin kendisini bağlayamadığı bir kimse. Dağları aşmak için eteklerini beline bağlayıp, şahin burnundan ve sakalından ter damlayıncaya kadar yaya, yokuşları tırmanan bir kişi. Bir azim timsâli... Trabzon seferinde, yolları gerçekten sarp ve aşılmaz bir dağa gelmiş. Atla da gitmek mümkün değil; atından inip, eteklerini beline sokup, dağa yaya olarak tırmanmış. Öyle yorulmuş ki, alnından akan terler burunları ucundan ve sakallarından nisan yağmuru gibi yere dökülmüş. Fatih’in bu halini gören, kafiledeki Sâre Hatun; “A sultanım! Trabzon nedir ki, savaş meydanlarının şehsuvârı attan inerek, yaya yürüsün ve yorulsun?” demiş.Fatih Sultan ona şöyle derin derin bakıp;“Bizim buralara gelişten maksadımız kale fethetmek ve servet kazanmak değildir. Buraları müslümanlara açmak, vatan yapmaktır. Allah’ın rızasını ve cihadın sevabını kazanmaktır. İslam’ın kılıcı bizim elimize emanet edilmiş. Eğer bu zahmeti çekmezsek, bize Gazi demek yalan olur; bundan dolayı çektiğimiz sıkıntılardan, daha çoğunu da çeksek yine azdır.” diye cevap vermiş. Devlet teşkilatında büyük hamleler yapmış. İstanbul Üniversitesini kurmuş! Devrinin bir çok ilmini hızla öğrenmiş, bir çoğunda gerçek alim payesini ihraz etmiş, hatta dehâ eseri göstermiş, buluşlar yapmış; uçan füzeler, şâhî toplar, havadan, tepelerden gülle aşıran havan topları icat etmiş. Gemilerini, tarihin görmediği bir şekilde dağ ve tepe dalgalarından aşırmış. Arapça ve Farsça’dan başka Türkçe’nin oldukça değişik bir lehçesi oluşuna rağmen Çağatay lehçesini; tebaasının dilleri olması hasebiyle, Yunanca’yı, Latince’yi, Sırpça’yı, İtalyanca’yı, İbranice’yi öğrenmiş. Hocalarına sonsuz hürmet göstermiş, daima ellerini öpmüş. Molla Gürânî kendisinden 12 yaş büyük, Akşemseddin kendisinden 42 yaş daha büyük. Yılmaz Öztuna’nın iddiasına göre Mevlevî tarikatına müntesip imiş. İntisap ettiği çelebi, Emir Âdil Çelebi, 1461’de âhirete irtihal etmiş olan postnişin.Şiir ve sanata çok önem vermiş. Şaşılacak bir şey ki, divanı sadece âşıkâne şiirlerle dolu. İnsan başka şey tahmin ediyor, başından sonuna tarıyor. Demek ki delikanlılık çağında yazdı ve öteki şairlerin yaptığını yapamadı. Bazı şairler delikanlılık çağında yazdığı şiirlerini imha etmiş; Mehmed Âkif meselâ ve daha başkaları da imha etmiş, o imha edememiş.Şiirleri âşıkâne, garip... Şiirde mahlası Avnî... Allahu Teâlâ hazretlerinin avn ü inayetine mazhariyyet temennisiyle olsa gerek. Çok dillerde dolaşan; Bu muhteşem şahsiyet, bu eşsiz, emsalsiz insan, bir başka milletin büyüğü olsaydı; cihanı, hatırası için velveleye verirlerdi. Biz “500. Fetih Yıldönümü”nde, hükümet zoruyla, fetih şenliklerini bile zar zor yapabilmiştik; yapamamıştık, 1953’te.Fatih’i benim övmem gereksiz; öven övmüş, asırlar önceden Peygamber Efendimiz’in övmesi mazhariyetine erişmiş bir kimse. Şâir;Hâcet-i meşşâta nîst, rûy-i dilârâmrâ“Güzel yüzün süsleyiciye, süse ihtiyacı olmaz!” diyor. Çünkü zaten güzel.Bizim için, Fatih’in nasıl yetiştiği büyük önem taşıyor. Çünkü Fatih bir meyvedir. Meyveyi bir ağaç hasıl eder. Ağacı da çevresi, toprağı, iklimi besler. Fatih’i de devri, muhiti ve etrafındaki mübarek insanlar yetiştirdi ve geliştirdi. Bu dehayı yetiştiren kültür muhiti, eğitim ve ahlak sistemi, bizim için son derece önemli. Fatihler yetiştiren bir vasat, Fatihler yetiştiren bir çevre…Fatih, çeşitli kültürleri tanıdığı; Rum’u, İtalyan’ı, Boşnak’ı, Rus’u, Trabzonlu’yu, Gürcü’yü… daha başka nice insanları tanıdığı halde, hatta gayr-i müslim hocaları ve sanatkar dostları olduğu halde, diyar diyar gezdiği halde, niçin dejenere olmadı, niçin bozulmadı?.. Niçin zaferden ve saltanattan başı dönmedi? Niçin zenginlik ve ihtişamdan şımarmadı? Niçin bazı halef ve selefleri gibi ıyş ü nûşa dalmadı? Zevk ü sefâya kapılmadı? Kendinden önce, (isimlerini zikretmeyelim de gıybet olmasın) bazı alimlerin tariz yollu, “Bari caminin dört köşesine de dört tane meyhane yaptırsaydın!” diye târizde bulunduğu ecdadı gelmiş-geçmiş. Kendinden sonra hareme kapanıp, ömrünü, hiç sefersiz, zevk ü ıyş ü nûş ile geçirmiş, şiirle, şarapla tükenmiş selefler yaşamış. Fatih, onların hiçbirisinin durumuna niçin düşmedi?.. Çünkü çok sağlam hocalarda, çok takvâ ehli alim ve fazılların elinde yetişti. Bir insanın asıl mayasını veren hocadır. Herhalde bir de, ana babasının ve ecdadının en temiz kazanç yollarından biri olan gazâ yoluyla elde ettikleri helâl rızıkla beslenmiş olmasından...Tekniğinden, teknolojisinden, ilminden, irfanından, uyanıklığından, zekâsından, dehâsından... Bir takvâ kusuru, bir benlik duygusu, bir gönlü Allah’tan gayrı başka şeye bağlamak, bir fethin ve nusretin ancak Allah’tan geldiğine olan inançtaki küçük tezelzül, başında Peygamber bulunan bir sahabe ordusunun bile müşriklerin karşısında yenilmesine sebep olabiliyor. Zaferin bir tek sebebi var: Ahlâk-ı İslâmiyye, sabır, takvâ ve daha nice mezâyâ-yı İslâmiyye...  “Efendim, Mısır’da bir alimle tanıştım, emsali yok. Takvâ ehli, dünya malına karşı müstağni, ciddî, derin bilgili. Onu tavsiye ederim, şehzademizi o yetiştirebilir.” diyor.II. Murad, Molla Gürânî isimli bu mübarek zâtı çağırıyor; “Şehzâdem Kur’an’ı sökemedi; size tevdi eylesek lütfeder misiniz?” diyor.Kısa zamanda Kur’ân-ı Kerîm’i de söküyor; öteki ilimleri de söküyor ve ilimde o eşsiz mertebelere doğru yürüyor.Mâneviyatın kuvveti...İstanbul’u Fatih Sultan Mehmed fethetmiştir ama; Bir erenler ordusuyla fethetmiştir. Bir eşsiz, emsalsiz İslâm ahlakıyla fethetmiştir. Bir sâfî, pak, temiz tasavvuf ile fethetmiştir. Biz bu fetihten ibret almalıyız. Fatih’i bu ahlâka sahip kılan eğitimden uzak kalamayız; gafil ve cahil kalamayız.

Prof.Dr. Mahmud Esad Coşan/İstanbul'un Fethi ve Fatih S.11-28

 
< Önceki   Sonraki >

Ana Menü

Anasayfa
Hakkımızda
Projelerimiz
Etkinliklerimiz
Makaleler
Duyurular
Dosyalar
Bağlantılar

Foto Galeri

Foto Galeri
KAB

İstatistikler

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün24
mod_vvisit_counterDün52
mod_vvisit_counterBu Hafta110
mod_vvisit_counterBu Ay319
mod_vvisit_counterGenel23371


Server İletişim HAKYOLakraÇEKÜDZİNDE Top